Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.

17.12.16

Pusulasız Dolaşamam Ben Zamanda, Kaybolurum

Zamanla her şey değişiyormuş. Sadece mevsimler değilmiş değişen yine yanıldım. En çok insanları tanıyamıyormuşuz. En çok onlar yabancılaşıyormuş. Aksini umut etmiştim hep. Böyle olmamalıydı, ama engel olamadım.

Bir anda uzaklaşmasını kabullenemiyorum. O kadar uzun zamandır yabancıyım ki, artık ne konuşabiliyoruz ne de bir şey paylaşabiliyoruz. Evin bir köşesinde öylece duran, önceden hevesle sevilen daha sonra kolayca unutulan bir eşya gibi hissettiriyor bu durum. Duygu değişimleri, gerginlikler, tartışmalar, yaşanılan onca şey... Her şey o kadar çabuk oldu ki, yaz yağmuru gibiydi. Ara ara kendini gösterdi, sersemletti ve yerini bir zaman sonra üşüten bir kış yağmuruna, soğuk esen rüzgara bıraktı. Bunun sebebi yapılan hatalarsa da telafisi bu kadar zor olmamalıydı. Belki de imkansız. Söylenen cümleler, unutulmayan, asla unutulmayacak olan onca söz, günün belli saat dilimlerinde sürekli kulaklarımda yankılanıyor. Vicdanımın azapla mücadelesine terk edilmiş hislerle baş etmek o kadar zor ki... O da biliyordu bunun bu şekilde hissettireceğini. Her aklıma gelişinde kalbimin ne kadar acıyacağını, söylediği şeylerin her geçen gün kalbime bıçak gibi saplanacağını o da çok iyi biliyordu. " Bunun vicdan azabıyla yaşa bundan sonra " cümlesi lanetlenmiş gibi hissettirmişti. Öyle de oldu sanırım. İçimdeki sevgiden lanetlendim.

" Bir daha eski gibi olmayacak " derken tam olarak bu yabancılaşmayı kastediyordun sanırım. Korkmuştum. Ama kalbinin büyüklüğünden, vicdanından yana umudum vardı. Belki çok kızar ama geçer diye düşünmüştüm. Yine yanıldım. Geçmedi. Hala o günkü kadar korkuyorum. Günden güne daha da kaybediyorum sanki. Artık sarılmak yok, sıkılıp arabayla başıboş dolaşmak yok, beraber fotoğraf karelerinde yer almak yok. sabahlara kadar oturmak yok, şiir okumak yok, zamansız ve habersiz çekilen videolar yok, kahve diye gidip çay içmek yok, gece yemek yemeye gidip yarım bıraktım diye dünyanın lafını söylemek yok, şakalaşmak yok, beyin fırtınası yapmak yok, şarkılardan kaçmak yok... Yaptığımız hiçbir şey yok. Yapabileceğimiz şeyler de artık hiç olmayacak gibi.

Alışmak beter bir şeymiş. Sevmek daha da beter. Severken bunların başına gelmesi en beteriymiş. En berbat hissettirenmiş. Her gün biraz daha ölüyormuş gibi hissediyorum. Yabancılaştığını gördüğüm her dakika kalbime kazık saplanmış gibi hissediyorum. Paramparça oluyorum.

Ben,
Ben dayanamıyorum bu sessizliğe.
Kör ediyor,
Sağır ediyor,
Nefes alamıyorum.
Vicdanım, hissettirdiği onca şey boğazıma dolanmış bir ip gibi nefesimi kesiyor sanki.


Ben en çok sana inandım.
Yalnızlığımın içinde sakladım ben seni.
Sonra zamanın içinde kaybettim.

Oysa tek başıma kayboluyorum ben,
Gideceğim tek yer, varış noktam sensin.
Yönüm sensin benim çocuk,










8.10.16

Kahveniz mi bitti bayım?

Salaş bir hırkanın getirisiydi sanki hüzün. Kendiliğinden gelmiş, hatta hep var olan. Oysa sonbahar yapraklarının arasında arardım ben hüznü. Kurumaya yüz tutması anılardı benim için. Mecburiyetten eskiyen ama asla kaybolmayan, var olan algıların içinde kendine bir şekilde yer bulan ama görünürde olmayan... 
Çıplak ayakla yürüyormuş gibi hissediyorum yaşarken. Öylesine her şeyi hissediyorum ki, kirleniyorum sanki. Her adımımda biraz daha gerçeklik duygusu yerleşiyor içime. Oysa istediğim şey bu değildi. Sessiz sakin bir gölün iskelesinden ayaklarımın suya değişini izlemek istiyordum. Bekledim de. Belki o zamanlar gelir dedim ama olmadı. 
Zamanın içinde daha da kaybolmuş hissettim kendimi. Hiçbir şey olmuyordu, olmasını istediğim şeylerin de oluru yoktu. 
Bilir misiniz saçınızın arasından geçen rüzgarın yoksunluğunu? Kaybettiğiniz şeylerin arkasından bakamadığınız anlarda iç sesinizle kavga ettiğiniz oldu mu hiç ?
Tekrarı yoktu bu kavgaların belki ama yorgunluğu vardı. Kaybetmekten korkarak ettiğim kavgalardı. Hep bu yüzden yenildim. Yorgunluğum yenilgiden mi bilemedim hiçbir zaman. Saklaması zor oldu. Senelerin arasına gizleyemiyorsunuz bazı şeyleri. Yetmiyor günler, saatler, dakikalar.. Saklayamadığınız yerde ya anıların arasına sıkışıp kalıyorsunuz ya da kelimelerin. Kişilerin devreye girmesi gereken yerde en çok yalnızlığınız oluyor yanınızda. Sonra hiç eksilmeyen bir uğultuya bırakıyor yerini. Sessizlikle, onsuzluklar arasında kalmış gibi. Varlığını gerçeklikle, gerçeküstücülük arasında kaybediyor.
Sen mi kaybettin onca şeyi yoksa varlığına inandığın her şey aslında hiç yok muydu? 
Düşündün. 
Şimdi sen de hissettin aynı şeyi. 
Seni de korkuttu hissettiğin her şey.
Unutur gibi olursun, yeniden karşına çıkar, sonra yeniden gider... 

Eskiden hayallerim gerçeklerden çok daha iyi gelirdi. Rüyalarda yaşamak gibiydi. Devamını görebilmek için uyuduğun rüyalar gibi. Sen bağlamaya çalışırsın da o ip bir yerden sonra kopar. Ne uyuyabilirsin ne de uyuduğunda aynı rüyayı görebilirsin. 
Devamı olan şey rüyaların değil çocuk. 
Uyan. 
Onlar kurduğun hayallerin son durakları. 
Daha sonrası yok. 
Bir adım ötesi boşluk. 
Bir adım ötesi gerçeğin suratına çarptığı an. 
Saçlarının arasından o rüzgarlar geçmedi. 
Yapraklar senin düşündüğün gibi düşmedi yere.
Duyduğun şeyler uğultu değil, iç sesinle ve insanlarla olan kavgaların. 
Şimdi giy o kırmızı papuçlarını. 
Uyan ve gökyüzüne bak. 
Gerçeklerin ve hayallerin arasına nasıl sıkıştığını bulutlar anlatır sana.


Umutlarımız hep havada kalmadı mı zaten...






7.3.16

Zaman Sen Gibi

Bazen öyle bir an oluyor ki, ne ben ne istediğimi biliyorum ne de onlar... Çoğu kez bir çıkmazın içinde buluyorum kendimi. Çoğu zaman aşık olmaya beş kala. Ama en çok da duygularımı bastırmaya çalışırken buluyorum. Hayır diyorum bu sefer o sefer değil. Bu adamdan 2 yıl önce vazgeçmiş olman gerekiyordu, şimdi vazgeçemezsin onca çabandan.
Sonra dönüp bakıyorum ki aynı yerdeyim. Aslında ilk günkü gibi heycanım varmış hala. Hala içim titriyormuş adını duydukça. Sarılınca geçiyormuş her şey. Onun dışındaki her şey bulanıklaşıyormuş. Bunların hepsi olurken imkansızlık geçmiyormuş hiç. Bir şeyler hep imkansız kalıyormuş. Zamanmış tek geçen şey. Ne ilaca ne de zamana ihtiyacım vardı oysaki. Kalbimin atmasına sebep olan adamdı tek ihtiyacım. Nefes almama sebep bir o adamdı.  
Ne acıdır ki olmaz. Neye ihtiyacın varsa o olmaz. O yüzden şimdi kırmızı papuçlarımı giyip çıkmak istiyorum evden. Alışabileceğim, yokluğuyla savaşabileceğim bir yerde olmaya ihtiyacım.
Kaybedemem. Bu sefer olmaz.

Ve ben
Küçük bir kız çocuğu gibi yine korkak.
Yine elimde umutlarım.
Yine dizlerim aşktan yara.
Sen gel
Kalbim iyileşsin.


12.2.16

Çarşamba Sabahı 2

Travis'le başladığım güne Patsy Cline'le devam ettim.
Müziğin sesini biraz daha açtım. Başka hiçbir şey duymak istemiyordum. Bütün sesler fazla geliyordu. Dün gece yeterince şey duymuştum zaten. Düşünülmeden sarf edilen cümleler, yersiz konuşmalar, bağırışlar, suçlamalar, anlamsızca yapılan yakıştırmalar ve daha fazlası.

Sakin başlamalıydım güne. Gece yatmadan önce bunu planlamıştım çünkü. Sakin olucaktım. Pazar sabahına uyanıyormuş gibi, sabah uzun bir tatile çıkıcakmış gibi uyanmalıydım. Ama olmadı. Gözümü açmamıştım ama uyanmıştım. İşte tam o sırada geceden kalma haliyle onu düşündüğümü farkettim. Böyle olmamalıydı. Ufak bir telaşa kapıldım. Ne yani bundan sonra her sabah bu şekilde mi uyanıcaktım ? Buna izin veremezdim. Aklımdan zorum varmış gibi kendi kendime tekrar düşünmeye daldım. O kadar dalmışım ki kapı sesini bir kaç çalışından sonra fark ettim. " açmasam mı çalar çalar gider " diye düşünsem de durmadı o kapı zili. Kolları ve paçaları uzun gelen pijamalarım yere sürüne sürüne gittim kapıya. 2 hafta önce sipariş ettiğim kargom gelmiş. " Zamanlamanız çok iyi " dedim içimden söylediğimi düşünerek ama sesim apartman boşluğunda yankılanınca anladım. Gülümsedi anlamsızca kargoyu getiren beyfendi. Teşekkür edip kapıyı kapattıktan sonra bir süre elime tutuşturulan kargoya öylece baktım. 2 haftalık süre zarfını ve öncesini düşündüm. Film şeridi dedikleri buydu sanırım.  
Sabah kahvem hazır olsun istemişimdir hep uyandığımda ama tabi ki bu sabah da olmadı. Elimdeki emanet sayılabilecek kutuyla mutfağa gidip kahve yaptım. Bir yudum aldım " sadece bunun için bile sevebilirdim kendimi " diyerek şımarttım kendimi kısa süreliğine. Yatağa oturup kutuyu açıp açmamayı düşündüm. Kahvem soğusun diye bahane aramıyordum tabi ki de. Kahvemi baş ucumdaki küçük masaya koydum. Elim masada duran telefona gitti. Kutunun içindeki; omuzlarının görünmesinden hoşlanmadığı için zar zor beğendiği kazağı" ndan haberi olmalıydı. 
Sonra dün akşam yaşananları düşündüm. tekrardan. " Yanındaki hangi sevgilindi ? " cümlesinden başka hiçbir cümleyi hatırlamıyor gibiydim..

21.42 de telefonum ona özel olarak kullandığım mesaj sesiyle ufaktan bir ses çıkardı. Günlerce beynimden gitmeyecek olan kelimeler bütünü yer alıyordu mesajda.

- Yanındaki hangi sevgilindi?
- Yanımdaki ? Hangi sevgilin ?
- Evet ?
- Ne dediğinin farkında değilsin bence. 
- Yoo büyük bir farkındalıkla soruyorum

Ne ? 
Gerçekten bu soruyu soruyo muydu bana? Bir araya geldiğinden iğrenç bir anlam ifade eden bu kelimeleri kurmuş olamazdı. Hayır hayır bu kadar basitleşmiş olamazdı her şey. 

Konuşmanın geri kalanına adapte olamadım. Bir çok cümle kuruldu, anlamlar karıştı. Kafamdaki düşünceler aşure kazanından farksız bir hale geldi. Algılarım kapandı. Saatlerce tartıştık bu cümlenin üzerine. Boşa tartışmışız aslında. Şuan anlıyorum ki zaten bunu düşünüyormuş. Bahane yaratıyormuş kendince. Ben anlamamışım sadece. Kırıcılık kısmını fazlasıyla aştığından dolayı beynim yine hata vermiş o sırada. Konuşmanın sonunu hatırlıyorum. Her ilişkide kaçtığım kısımdır bu. Ayrılık konuşmalarını yapamam. Bu sefer yaptım sanırım. 

- Ben yokum bundan sonra.
- Yoksun zaten.
- Kurduğun cümleden sonra olamam zaten.
- Tamam.
- Tamam.

Oturmuş maaşımdan son kalan parayla aldığım lanet olası kazağın geldiğini haber verip vermemeyi düşünüyordum ki tek bir hamleyle daha fazla düşünmemek için aradım. Kulağımda yankılanan ilk " dııııııttt " sesinden sonra panikledim. Gerildim daha çok. Uyumayı sevdiğinden o saatte uyanmamış olacağını düşünemedim o an. Tam kapatıcakken uykulu sesini duydum. Ne kadar kızgın olsam da kalbim bütün ritmini kaybetti sesini duyguğum an.

- Efendim?
- Kazağın şey olmuş

O titreyen sesim olmamalıydı, cümlenin sonunu getirebilmeliydim. Napıyosun kendine gel dün geceyi düşün. Topla kendini ve soğukkanlı bir şekilde konuş. Yapabilirsin.

- Ne olmuş ?
- Kazağın gelmiş alıcak mısın ? Atmak istemiyorum.
- Atarsın.


Atarsın mı ? 
Lan sen mutlu olasın, yüzün azıcık gülsün diye uğraşmışım ve sen hiçbir önemi yokmuş gibi at mı dedin bana o kazağı ? Tabi ki müthiş bir sinirle tamam deyip kapattım telefonu. Sakin olmalıydım. Güne bu şekilde başlamayı planlamamıştım. Sakinleşmek için kahveme yöneldim. Aldığım soğuk kahve yudumu beni daha da sinirlendirdi. Kendime kızdım bu sefer de.

Kalkıp bir kahve daha yaptım kendime.
Kazağı da atamadım.

Arar sandım.
Aramadı.
Ben de sigara yaktım.













16.1.16

Sevmek En Zor Kelime



Sevilmekten
Korktum. 

Karanlıktan
Yalnız kalmaktan
Boş odalardan
Kalem değmemiş kağıtlardan
Hiç okunmamış kitaplardan
Kurulmamış cümlelerden
Kimsenin dudaklarına değmemiş kelimelerden
Söylenen yalanlardan
Rüzgarlardan
Umutsuzca dökülen yapraklardan
Işıktan
Uyanmaktan
Gelecekten
Zamanın belirsizliğinden
Bilinmezlikten
Yüksek seslerden
Duyulmayan seslerden
Unutulmaktan
Duygusuzluktan
Hiçlikten
Şarkıların körlüğünden
Duyamamaktan
Dudaklarımın titremesinden
Kalbimin hızla atmasından
Gidemediğim yerlerden
Düşünmekten
Yollardan
Mesafelerden
Mevsimlerden
Hava değişimlerinden
Parmak uçlarımın uyuşmasından
Avuç içlerimin terlemesinden
Sorulardan
Cevaplardan
Çizdiğim resimlerden
Kokulardan
Gözbebeklerimin dolmasından
Bencillikten 
Sevgiden
Yaşanmış ya da yaşanamamış anlardan

Korktum.

Başka birini sevme ihtimalinden 
Vazgeçmenden
ve 
Geriye kalan her şeyden
Sonsuzluktan
En çok da
Sensizlikten

Korktum.