Seni düşünmek güzel şey, ümitli şey,
Dünyanın en güzel sesinden
En güzel şarkıyı dinlemek gibi birşey...
Fakat artık ümit yetmiyor bana,
Ben artık şarkı dinlemek değil,
Şarkı söylemek istiyorum.

7.11.18

Paralel Evrenlerde Kararsızlık

Bu zamana kadar sahip olamadığım şeyleri mi sevdim yoksa sevdiğim şeylere mi sahip olamadım bilmiyorum. Bunu zaman içinde anlamaya çalışırken fark ettim ki zaman herkes ve her şey için akıyormuş. Kaybettiğim şey aslında zamanmış. Her şeyi sindirebilirdim belki ama zamansal problemlerin yarattığı duygusal tahribatlarla başa çıkamıyorum.

Sabah uyanır uyanmaz kendimi ödüllendirmek adına kahve yapıyorum. Hava dünden daha soğuk. Gökyüzü grinin ve mavinin en bunaltıcı yönlerini almış kendine. Dün geceden kalan playlist, sarhoş bir insanı andırarak sabahın ilk ışıklarında dahi çalmaya devam ediyor. Üstümdekilere bakmaksızın evin verandasına adım atıyorum. Soğuk kollarımı ısırıyor sanki. Yüzüme çarpan rüzgar, ormanda çekilen kaçış sahnelerini hatırlatıyor. Hissediyorum, üşüyorum, iliklerime kadar çarpıyor ama ne var ki aldırış edesim gelmiyor. Geceleri oturup yıldızları izlediğim, annemden kalan sıkıcı ama bir o kadar da en sevdiği şarabından kokan (nasıl olduğu konusunda en ufak bir fikrim yok) sallanan sandalyeme yerleşiyorum.

Geceden kalmalığına söylenerek çaldığım playlistimden hiçbir farkım yok. Ağır geçen bir gecenin ardından kendime gelemeyişime bahaneler bulmak bile istemiyorum. Yeterince bahane bulunmuş, aklın ve kalbin almayacağı cümleler kurulmuş ve olan her şeyin saniyeler içinde kabul edilmesi beklenmişti. Rüya görmüş olmayı dilerdim ama ne yazık ki değildi. Olmadı. Bir şey daha zamansız, haksız (belki de haklı)  sebeplerden bitti. Kabullenememe kısmından bahsetmiyorum bile. Bunca zaman kendini koskoca bir yalana inandırarak mutlu olmaya çalışmış ama girdiği labirentin bir çıkışı olmadığını anlayınca köşeye sıkışmış hisseden çocuk gibiyim. Ne olduğu önemli değildi o an. Ne hissettim, hissettiğimi ne kadar kabullenebildiğim önemliydi. Öyle sanıyorum ki zaten bunları yapamadığım hatta ve hatta yapamayacağım için kendimi bu soğukta verandada oturarak cezalandırıyorum. Kahvemi yanımda duran benden hallice ama daha duygu yüklü olduğunu düşündüğüm sehpaya bırakıyorum. Rüzgar, gecenin kavgasını hala sırtında taşıyormuşçasına yüzüme çarpıyor.

Durumu belliydi. Kabullenebilmişmiydim bu durumu bilmiyorum. Hayatımın en güzel köşesiydi sanki ama en zor kararıydı da aynı zamanda. Doğrusunu ya da yanlışını tartışacak açık bir kapı bırakmadım o yüzden kendime. Her şey bir yana hissettiğim şeyin doğru ya da yanlış olmasından çok nasıl hissettirdiğiyle ilgilendim. Söylediğiniz, söylemek istediğiniz, düşündüğünüz ya da düşünmekten bile korktuğunuz şeyler...
Umursamamaya çalışıyorum.
En kötü tarafıysa, fazlasıyla eksiksiniz. Bir şeyler yapmak istediğinizde asla sizinle beraber olamıyor. Olamayacak da. Özel günlerinizde, üzüldüğünüzde, mutlu olduğunuzda, ağladığınızda, kızdığınızda, çiçek ekmek istediğinizde, lego yapmak istediğinizde, alışverişe gittiğinizde, beraber yemek yapmak istediğinizde, hastalandığınızda hatta... Yanınızda olmuyor. Olamıyor. Olamayacak da.
Mide bulandıran kısmı iste paylaşmak zorunda olduğunuzdur. Hayattan nefret etme noktasına gelirsiniz. Aklınızda soru işareti kalmasın diye söylüyorum; gün içinde ettiğiniz nefret gibi bir şey değil bu. Aşırı bir nefret. Kusmak istersiniz. Yine yine yine.... ve yine hiçbir şey yapamazsınız.


Bu kadar şeyden sonra nasıl mutlu hissedebiliyorsun sorusunun da bir cevabı yok aslında. Öyle havada bir his ki... Asla yetmiyor ama durumun mecburiyetinden olsa gerek, size kalanlarla mutlu olmayı başarıyorsunuz.


Çoğu zaman kendinize anlam veremeyebilirsiniz. Yaptığınız şeylere mantık çerçevesinde bahaneler bulmaya kalkabilirsiniz. Yapmayın. Çünkü sandığınız gibi bir sonu yok bunun. Düşündüğünüz, kurduğunuz hayaller gibi gitmeyecek hiçbir şey.
Hadi gidelim buralardan noktasına geldiğinizde yapmanız gereken tek şey bitirmek olacak. Bitirmek diyorum evet, çünkü bu noktada aksi mümkün olmayan bir cevap beklemek aptallık. Karşı tarafı bırakamayacağını anladığın nokta da zaten istesen de gitmeyecek. Tercih aşamasında tercih edilen taraf olamayacaksınız maalesef.

Ne zor.


İçinde olduğu hayatınızı onsuz yaşamak zorundasınız ve bu...
dev ahmaklık.
dev geç kalınmışlık.






10.8.18

Öyle bir şey ki dört duvar ne kadar dar gelebilirse o kadar dar geliyor. Bahçemdeki çiçekler soldu. Baharı tanımayan ruh halim sanki her şeye yansıyor. Bütün rüzgarlar kavga edermiş gibi esiyor. 
Sürükleniyorum. Bilmediğim bir yolda rüzgar üstümde yürüyorum. Kulağımda sevmediğim şarkılar. Ceza veriyorum sanki kendime. Hayır diyorum büyüyeceksin. Dinleye dinleye duymamayı öğreneceksin. Yürüdükçe güçlenecek, sabretmeyi öğreneceksin. Yokluğa alışacaksın. Sevmediğin, istemediğin ne varsa alıştıracaksın kendini. Akşamları içtiğin 2 duble rakının keyfini çıkarabilmek için, içtikçe unutmak için alışacaksın. Öfkeyle kırdığın pencerenin camından giren o keskin soğukla kalbini donduracaksın. Hissetmemek için göz pınarlarını kurutacaksın. Yutkunamadığın her anın için biraz daha içeceksin. İçtikçe gecede biraz daha kaybolacaksın. 


Kimler gelmiş sor kalbine. Kimler gidebilir kalbinden düşün. Gri hayatını ne kadar pembeye çevirebilirsin ki? Vazgeç çocuk, alışmak cahilliğin son noktası gibidir. Kabullenemiyorsan bırak git her şeyi. Onlar seni bıraktığında alışamazsan nihai sonuca, kendi yokluğunda boğulursun.

Kalbin yorgun. 
Mutsuzluğun beş para etmez. 
Şimdi sen söyle kendinle iletişim dahi kuramazken neye bunca çaban kız çocuğu?

24.4.18

Yapısal ve İşlevsel

Gerçekten sahip olduğunuz şeylerin, yaşamsal olarak size ait olduğuna mı inanıyorsunuz?
Yapısal olarak değişen onca şey arasında gerçekten değişim kaosunun içinde bulunmayacağınızı mı düşünüyorsunuz?
Eğer böyle düşünüyorsanız çok yazık.
Aidiyet duygusunu kaybetmiş toplumlarda diye başlamıyor ne yazık ki cümlem. Çünkü toplumsal olarak kaybedilen ya da kazanılan bir olgu değil bu. Tamamen kişisel. Tamamen sübniminal. Ne gördüğün değil, ne anladığın önemlidir her zaman.
Zaman ve aidiyet.
Zaman ve diğer her şey.
Kaybettiğin, kazandığın, unuttuğun, sinirlendiğin,mutlu olduğun, hissettiğin, belki de hissedemediğin ama var olan her şeyin kapalı kutusu.
Doğrusal bir düzlemde ilerleyen ve durdurulamayan.
Sahip olunamayan.
Her daim olan ama asla oldurulamayan.
Gerçekten de yaşadığımız şey kaos değil mi?
Zamanın içinde hapsolmuş, kendine olan aidiyetini bu küçük kutunun içinde kaybetmiş et parçaları değil miyiz ?
Sorulması gerekenleri soramadığımız için
ve hatta
Sorduğumuz soruların hiçbirine tatmin edici, gerçeklik algısını kavramlaştıran cevaplar bulamadığımız için böyle değil miyiz?
Gerçekten ne istiyoruz ?
Gerçekte istiyoruz ?
Her gün özgür olamayışımızdan yakınırken, ruhumuzu da aidiyet ve zaman içinde esir tutmuyor muyuz ?
Bağlanmak tutsaklıktır.
Peki ya aidiyet ?
Peki ya zaman ?

Ahlak felsefesinin içinde boğulup, kaybolduğu şey de tam olarak zaman değil mi zaten?



o yüzden ;
kaybettik.
kaybolduk.

28.9.17

Yazamıyorum.
İçim o kadar dolu ki
Söyleyemediğim her şey içimde kocaman oluyor
yine de
yazamıyorum.

17.12.16

Pusulasız Dolaşamam Ben Zamanda, Kaybolurum

Zamanla her şey değişiyormuş. Sadece mevsimler değilmiş değişen yine yanıldım. En çok insanları tanıyamıyormuşuz. En çok onlar yabancılaşıyormuş. Aksini umut etmiştim hep. Böyle olmamalıydı, ama engel olamadım.

Bir anda uzaklaşmasını kabullenemiyorum. O kadar uzun zamandır yabancıyım ki, artık ne konuşabiliyoruz ne de bir şey paylaşabiliyoruz. Evin bir köşesinde öylece duran, önceden hevesle sevilen daha sonra kolayca unutulan bir eşya gibi hissettiriyor bu durum. Duygu değişimleri, gerginlikler, tartışmalar, yaşanılan onca şey... Her şey o kadar çabuk oldu ki, yaz yağmuru gibiydi. Ara ara kendini gösterdi, sersemletti ve yerini bir zaman sonra üşüten bir kış yağmuruna, soğuk esen rüzgara bıraktı. Bunun sebebi yapılan hatalarsa da telafisi bu kadar zor olmamalıydı. Belki de imkansız. Söylenen cümleler, unutulmayan, asla unutulmayacak olan onca söz, günün belli saat dilimlerinde sürekli kulaklarımda yankılanıyor. Vicdanımın azapla mücadelesine terk edilmiş hislerle baş etmek o kadar zor ki... O da biliyordu bunun bu şekilde hissettireceğini. Her aklıma gelişinde kalbimin ne kadar acıyacağını, söylediği şeylerin her geçen gün kalbime bıçak gibi saplanacağını o da çok iyi biliyordu. " Bunun vicdan azabıyla yaşa bundan sonra " cümlesi lanetlenmiş gibi hissettirmişti. Öyle de oldu sanırım. İçimdeki sevgiden lanetlendim.

" Bir daha eski gibi olmayacak " derken tam olarak bu yabancılaşmayı kastediyordun sanırım. Korkmuştum. Ama kalbinin büyüklüğünden, vicdanından yana umudum vardı. Belki çok kızar ama geçer diye düşünmüştüm. Yine yanıldım. Geçmedi. Hala o günkü kadar korkuyorum. Günden güne daha da kaybediyorum sanki. Artık sarılmak yok, sıkılıp arabayla başıboş dolaşmak yok, beraber fotoğraf karelerinde yer almak yok. sabahlara kadar oturmak yok, şiir okumak yok, zamansız ve habersiz çekilen videolar yok, kahve diye gidip çay içmek yok, gece yemek yemeye gidip yarım bıraktım diye dünyanın lafını söylemek yok, şakalaşmak yok, beyin fırtınası yapmak yok, şarkılardan kaçmak yok... Yaptığımız hiçbir şey yok. Yapabileceğimiz şeyler de artık hiç olmayacak gibi.

Alışmak beter bir şeymiş. Sevmek daha da beter. Severken bunların başına gelmesi en beteriymiş. En berbat hissettirenmiş. Her gün biraz daha ölüyormuş gibi hissediyorum. Yabancılaştığını gördüğüm her dakika kalbime kazık saplanmış gibi hissediyorum. Paramparça oluyorum.

Ben,
Ben dayanamıyorum bu sessizliğe.
Kör ediyor,
Sağır ediyor,
Nefes alamıyorum.
Vicdanım, hissettirdiği onca şey boğazıma dolanmış bir ip gibi nefesimi kesiyor sanki.


Ben en çok sana inandım.
Yalnızlığımın içinde sakladım ben seni.
Sonra zamanın içinde kaybettim.

Oysa tek başıma kayboluyorum ben,
Gideceğim tek yer, varış noktam sensin.
Yönüm sensin benim çocuk,